Yunus'un Berlin Duvarı

2015-05-28 03:36:00

Neydi peki bizi böylesine çok yoran?..

Hiçbir şey olmaktan duyduğumuz korkusuzluk mu? Yoksa gerçekten bir neden bulamayışımız mı yaşamaya dair? Ah bu soru işaretleri, nasıl da nifak tohumları serpti kafamın içine. Her hasat dönemi bir diğerinden daha önce geldi hep. Yapraklarına kızgın bir takvim gibi biteceği günü bekledim.

Bitmedi oysa. Hiçte bitiremedim. Belki de bitsin istemedim. Ayak uydurmak zor geldi belki de dünya ya. Çok mu bencillik olurdu, ayak uydurmasını beklemek dünyanın bize. Oysa biz derken bile yalan söylüyordum hep. Yalnızlığımdan korktuğum için değil. Ancak bu duyguya sahip birkaç insan tanımıştım ve kanıtıydı onlar “bize”. Ta ki gidene kadar hepsi. Kim bilir onlar gitmese ben giderdim, düşünce bir nevi devinim değil midir insan beyninde sürüklenen? Öyleyse ben dışında bizden olan herkes devinimini tamamlayıp uygun ayakkabıyı buldu ruhuna. Bense yırtık bir gömleğin içinde duran, titremeye hazır lekeli bir ten gibi soğuk havayı bekledim. Hep soğuk olanı düşünmekten mi üşüdü ruhum, bilmiyorum. Bilmiyorum çünkü kafam yine bir tablonun önünde dikilerek hayatını devam ettirmeyi düşünmekle o tablodakini bulmak arasında sıkışıp kaldı. Ancak şanslıyım, hikayenin yada adı herneyse belki de romanın sonunda ölmeyeceğim. Evimde çocuğum ve ne yazık ki gitmem gereken bir tren istasyonum yok…

Merhaba Sabahattin abi, biz senin içindeki boşluktan su içen çocuklarız, kırmaya geldik bu dünyaya zincirlerimizi. Yaşlarımız hep çocuktur bizim ancak ruhlarımız kefen parası biriktirir.

Yıkılan Berlin Duvarının öncesi ve sonrası gerçekten “küreselleşme” evlerinin yürüyen ve ilerleyen ayak sesleri olduysa, bize yazıklar olsun. Yazıklar olsun çünkü küreselleşme bizi, kumuna; kinin, hayasız salyaların, röntgenciliğin, sapıklığın, düşmüşlüğün, otoritenin öldüren yanlarının, devletlerin en kirli yüzlerinin, çocukların bacak aralarında gözü olan histeriklerin kısacası her türlü pisliğin karıştığı yeni bir duvar inşa etti.

Hanzala’yı unutma.

Küreselleşme; kaybolan kültürlerine sevinen ve popülaritenin köpeği olan insanların ruhsal ve fikirsel olarak kendi benliklerinde düştüğü çatışmadan nemalan ve finansal çıkarlar doğrultusunda sadece kabilesini güçlendiren kofti bir kavramdır. Kabilecidir. Yararın olmadığı, çıkarların konuşmaktan ziyade kulak yırttığı bir çığlıktır.

İnsanı etkileyen gerçek ilişkiler bütünü olarak bilinen toplum bu kavrama yenik düşmüştür. İlişkisini kendi dışında, farkında olmadan herkesle kesen insan, içinde bulunduğu yalnızlığın farkında olmadan devam ettirdiği hayatının kölesi olmuştur. Sahip olduğu yalnızlığını, yaşattığı ve yaşatacak olan insanlarla paylaşmış ve bir dağın tepesinden aşağı bırakılmışçasına hızlı bir şekilde yön kaybederek düşüşe başlamıştır. Bu düşüş eninde sonunda insanın kendiyle olan iletişimini de kaybetmesine sebep olacak ve insan kendi beninin sınırlarını fark edemeden yok olup gidecektir. Bu yokoluş insanın gerçekten hissettiği tek acı olarak hafızasına kazınacaktır elbet. Biz, biz derken inanmadığım çoğunluk bunu bekliyor, bu acizlik tablosunun fırça darbelerinde yaşıyoruz.

Kimse elini sürmesin içimizdeki Berlin Duvarına

“Yaşadığın ve yaşatmakta olduğun bu hayatı, yeniden ve sayısız kere daha yaşamak zorunda kalacaksın, içinde yeni hiçbir şey olmayacak.”

Niçe, o dönemin insanının hangi yönüne bakarak gözlemledi bunu bilmiyorum ancak insanın bizim çağımızdaki çaresizliğini anlatan, zamanın ve yaşayışların sayısız tekrarından bahseden bu söz, bengi-dönüş tezinin en büyük parçasıdır.

Eğer zaman gerçekten döngüsel bir formda sürekli olarak kendini tekrar eden ve ettiren bir yapıda ilerliyorsa bize de yazıklar olsun ki, bok üretmekten başka bir halta yaramadı bedenlerimiz. Zamanda ufak bir çatlama yaratamadan teslim ettik kendimizi ruhsuzluğumuzun kısır döngüsüne.

Bu yüzden ilerlemedi bizim ideolojilerimiz, bizim evlerimiz bu yüzden yıkıldı, bizim insanlarımız bu yüzden öldü, ne yazık ki tam da bu yüzden geri gider oldu adımlarımız. Bu yüzden betonu tanrı saydı iş adamlarımız, ona eğildi ona secde etti. Niçe’nin üstüninsan görüşünün de Allah belasını versin bırak üstün olmayı biz insan olamadık Oğuz baba. Dediğin gibi hepsi geçti, hepsi unutuldu, hatırlanmamak üzere. Ama nasıl geçti ulan işte.

“Geçer elbet; bazısı teğet geçer, bazısı deler geçer, bazısı deşer geçer, bazısı parçalar geçer. Ama mutlaka geçer”

Dediği gibi Burak Abinin; azimlerimiz pavlovun köpeklerinden farksız kaldı ve bok üreten biyolojik formumuzun bir faydası dokunmadı dünyaya.

Zaten bahsettiğimiz toplum gerçek bir ağma değil miydi kendine?. Elbette öyle, bak şuna;

“Halk dediğin olabilecekken, özgür olmak istemeyen, çektiği aptal acılara aptal zevkler sayesinde katlanan ve bütün sosyal anlaşmalara uyan bir mahlukattır. Koyunlar ve çobanlar sürüsüdür. Onun ötesindeyse bireyler vardır. Bireyin halka duyduğu nefret daim olmalıdır.”

Mahlukata duyduğumuz nefret elbet daim kalacaktır.

Bana kızıyorsun Ali abi biliyorum, belki de en çok bu tiksinmeme kızıyorsun, güzel bakamama dünyaya. Şimdi neredesin bilmiyorum ama söylesene Ali abi, sen hangi manzaraya bakıyor ve gülümseyebiliyorsun ?

Ferasetini yitirdi ruhum, bilmiyorum bilmek istemiyorum ve derdine düşmeden dünyanın, bir şiir gibi unutulmak üzere yazılmak istiyorum mezar taşıma vakti geldiğinde ismimle. Vasiyetimdir, sevdiğim kitapları bırakıp gidin mezarıma.

Kafamızın içindeki dünyanın ayaklarını sıktı bize biçtikleriniz. Biz karda yalın ayaklarımızla yürürken yarattığımıza inandığımız harikalıkların peşinden gitmek istiyoruz. Biz modernizm yetmez gibi uydurduğunuz postmodernizmi kıra kıra ilerliyoruz, üstelik ne yeni bir felsefe ne de yeni bir söylem bulduk kendimize. Bizi biz eden asıl mevzu sizden uzakta kurduğumuz hayatımızdır. Popüler kültür bizi etkilemedi ve etkilemeyecektir ancak periscope’ta iç çamaşır askısına salyasını akıtan insanın, 8 yaşındaki bir çocuğa şehvet kabartan soysuzun ve peşinden gittiğiniz hezeyan duygularınızın orta yerine sıçayım.

İçimde kurulan cumhuriyetin Atasıdır; Evin Anıl Atılgan, ondan da özür dilerim asla küfür etmemi istemezdi ancak o da tahmin edemedi dünyanın bu denli beyhudeleşeceğini.

Sevgili hocam bu kısım en çok sizi ilgilendiriyor, o çok sevdiğiniz öğrenciniz der ki;

“İnsanların kendini bilmediği bir çağ bu resmen. Orta çağlara geri döndük. İkili ilişkiler imkansızlaştı, şizofreni bir iletişimin hüküm sürdüğü, örümcek beyinli insanların var olduğu, hatta ve hatta koyunlaştığı, para uğruna, kişisel hırsları için kıçını bile satabilecek duruma gelen insanlarla yaşıyoruz.

Çalmasına izin veren, kendi elleriyle ülkesinin geleceğini bir hiçe emanet eden zihniyetlerin olduğu, mantığın kalmadığı, felsefeden çekingen, yerçekimi olmayan bir dünyada yaşıyoruz!

İnsanların ruhunun bu denli adiliği, bizi bu kadar saldırgan yapan şeyle aynı olmalı? Üzülmüş, kendince acılar çekmiş herkesin, ağırlığını biz mi taşıyoruz şimdi? Bizi bunlara mahkum eden ne ki? Sevginin son kullanma tarihi geçmiş. Peki bu hayatı ne için,kim için yaşıyoruz biz?

Bu şehirler, bir vücut gibi ve bildiğin zehirlenmiş. Doğal hayata dönemeyecekmişiz gibi… Statüler ve kimlikler veriyor bize bu vücut. Kusuyor kredi kartlarını, maaşları, borçları... Kölesi ediyor bizi, kendisi biterken. Biterken bile ne kadar çekersem yanıma kardır diyor! Ne kadar batırırsam kardır. İnsanların egoları büyüyor. Salak saçma bir düzende. Herkes birinin tepesine çıkmaya çalışıyor, bildiği algıladığı kadarıyla. Herkes. Böylelikle herkes birbirine yükleniyor. Çoğu beceriyor. Tüm beceriksizliğine rağmen çoğu bunu başarıyor. Beceriksizliklerini başarı sayıyorlar. Başarmış olmaları yetiyor onlara.

Merkezimi arıyorum. Bir şeyler buluyorum fakat çoğunlukla kaybediyorum. Sanki esas olan buymuş gibi. Başaramamış, bu dünyanın varlığını, haksızlıkları ve ölümleri algılayamamış, kabullenememiş gibi.

Aklım bir türlü kabul etmiyor!”

Beni duyabildiniz mi hocam? Öyleyse beni affedin.

Sende beni affet 21 yaşım. Bengi-dönüşümü kıramadım ben boyun eğiyorum nihilizme, Niçe’nin “üstüninsan”ının gömleğiyim kolları arkadan bağlamalı. Albert Camus’nün “Saçma”sını kucaklatıyorum ruhuma öpsün istiyorum Absürdizmi.

 

Yıkmasaydınız ulan keşke Berlin Duvarını, küsmeseydi Hanzala bize…

28.05.2015 / Yaşadıklarım ve yaşatacak olduklarım anısına.

Hatırlamak için…

16
0
0
Yorum Yaz